özlü sözlere harici destek

June 11th, 2008

Dostum Berk‘in “Özlü Sözler” serisini keyifle takip ediyorum. Karınca kararınca bir ekleme yapmak istedim. Ama kuralları biraz esnetip kendimden değil, Lamartine’den bir alıntı yaparak:

- Artık yaşamak için hiçbir istek duymuyorum!
- Bu, en eski yaşama biçimi…

s01e01

May 8th, 2008

Yaşlı adam, elinde eski, kenarları sararmış teksir kağıdına basılı bir kitapla geldi, yolun ortasında durdu. Sayfalar eskimekten kurumuş, sertleşmişti. Rüzgar adamın ak saçlarını uçuşturuyordu. Adam elindeki kitabı uzatıp “İşte bu sayfadakini okuman lazım,” dedi. Eski yazı. Kur’an gibi. Osmanlıca-Farsça-Arapça karışımı bir sayfa… Öğretmek için önce cümleyi kendi okudu, sonra da tekrar ettirdi. Gırtlaktan gelen, keskin, kalın, titreten kelimeler ve sesler… Ürpertici.

Yaşlı adam bir de tabanca çıkardı. O da eskiydi. Uzun namlulu altıpatlar. Beriki alıp cebine koydu. Sorgulamadı bile. Tabancaya ve bu eski cümlelere ihtiyacı vardı galiba… Sonra bir an yaşlı adamın orada olmadığını fark etti ve cebine koyduğu tabancadan emin olmak istercesine, cebini yokladı. Sonra kitaba baktı. Yapması gerekenleri bir bir aklından geçirdi. Hala yolun ortasındaydı.
Derin bir nefes alıp arkasına döndü.

Dev bir tren, korkunç bir hız… Trenin önünden kaçan rüzgar, gözlerini yaşartmıştı… Ve düşman, lokomotifin en önünde, camdan kendini gösterdi. İnsandı. Ama öyle olmadığını söylemişti yaşlı adam. Buradan değildi, gitmeliydi.

Kitabı açtı. Rüzgar vurdu… Hem yüzüne, hem kitaba. Sayfayı açık tutmak zordu. Cümleyi okumaya başladı. Medeniyetin doğduğu yerin alfabesi, insan sesinin doğduğu yerin hırıltısıyla kendi kulaklarında bile bambaşka çınlıyordu… Nikriz ilahi misali… Trendeki hiddetlenmişti.

Cümle virgüle geldi, durdu. Tren dondu, zamanla birlikte… Son hece ağlama sonrası hıçkırığı gibi çıkmıştı. Sesin gücüyle sarsılıyor gibiydi.. Yapması gerekenler aklına geldi. Zorla gözlerini kitaptan trene kaldırdı. Trendeki, hışımla yanan gözlerini kitabı tutanı öldürme niyetiyle kısmıştı.

O gözlerin gördüğü ise doğrulan namlu ve kaldırılan horozdu… BAM! Kurşunun tiz bir çıtırtıyla camda ufacık bir delik açmasıyla, pis bir kemikli et sesiyle insan olmayanın alnına girmesi aynı anda oldu.

Ateş eden, tabancasını indirdi. İlerleyerek trene çıktı. Ceset ayaklarının ucundayken, cümlenin son kelimesini telaffuz etti. Kelime ağzından duman gibi çıkmıştı.
Okuduğu sayfayı yırtıp cesedin göğsüne bıraktı ve dönüp trenden indi.

Cesedi ve treni arkada bırakmış, ilerliyordu. Telefonu çaldı.
Arayan, insan olmayandı.
Açtı… Karşısındaki “Vay be,” dedi.

7 Mayıs 2008 gecesi gördüğüm rüyadır.

geldim

May 5th, 2008

çok beklemişim. çok eklemişim.

“sarı öfke”

April 14th, 2006

Taksicilerin başına kötü bir şey gelince, gazetelerin şaşmaz manşeti bu oluyor.
Sabah uyku mahmurluğu ve yeni bir günün hızına alışma isteksizliği ile “Telefonum nerde?”, “Kulaklığı aldım mı?”, “Cüzdanı nerde bıraktım?”, “Saatimi takmış mıyım?”, gibi sırasını şaşırmayan ve can sıkıcı olduğunu düşündüğüm soruları kendime sorarken, asıl “can” sıkıntısının ne olabileceğini annemin anlattığı bir olayla anladım.

Taksici Hasan abi akrabamızdır. Sıcak yüzlü, yardımsever, saf derecesinde iyi niyetli bir adamdır. İki çocuğu var. İkisini de geceleri taksi şöförlüğü yaparak okutmaya çalışıyor… Aynı şeyi yapmaya çalışan binlerce kişiden sadece biri.

Müşterileri Hasan abiyi Halkalı çöplüğüne götürüp arkadan boğazına satır dayamışlar dün ya da ondan önceki gün… Hasan abi “Yapmayın,” demiş. Hepimizin diyeceği gibi. Sonra da napsın, eliyle satırı tutmaya çalışmış, eli kesilmiş.. Nasıl yaptıysa can havliyle elini kolunu keserek kurtulmuş, dışarı çıkıp koşmaya başlamış. İki kişi olan müşterileri peşinden koşmuşlar.. ve heyecanına, kalp çarpıntısına ve can korkusuna direnemeyip takati giden Hasan abiyi yakalamışlar. Bıçaklamaya başlamışlar. İçlerinden daha büyük olanı, genç olanına “Kalbine saplasana!” diye bağırıyormuş. Genç bir an duraklamış. Saplayamamış. Gitmişler.
Hasan abi şimdi hastanede. Bu kadar ayrıntıyı öğrendikten sonra “Şimdi nasılmış?” diyemedim.
Ha şimdi bunu buraya niye yazıyorum hiçbir fikrim yok. Belki de bıçaklayan gencin durakladığı o “an” hatırına… Evet ondan galiba.

değer

April 10th, 2006

“Bir insanın değeri, neyi aradığıyla ölçülür.”

Herkesi en az iki dakika bunu düşünmeye davet ediyorum.

Dünyanın Merkezindeki Lunapark (Kısım 2)

April 7th, 2006

Lunaparkın sevmediği, doğasına ters gelen birkaç şey vardır… Sofu insanlar (ki hikayeleri anlatılacak), beleşçi şoparlar (ki hikayelerine gülünecek) ve yağmurlu hava (aynen).
Daha önceki yazıyla, bu teslisten nefret eden kişileri biraz biraz tanıdınız… Şimdi de yüksek müsaadelerinizle geri kalan fantastikleri yazmak isterim. Read the rest of this entry »

Dünyanın Merkezindeki Lunapark (Kısım 1)

April 3rd, 2006

İlçemize lunapark geldiğinde ben lise 1. sınıftaydım.
Tamamı yatılı olan lisenin akşamları eve giden neredeyse tek öğrencisiydim (ki bu durumun sıkıntıları başka bir yazıyı hak ediyor).
Babam ne ara ve nasıl yaptı bilmiyorum ama, ben lunapark geldiğini öğrendiğimde, kendisi yazın harçlığımızı kazanacağımız güzel bir yer olarak bu lunaparkı seçmiş ve onunla görüşmeye gelen lunapark adamlarıyla konuşup işi ayarlamıştı bile. Read the rest of this entry »

BCD

April 3rd, 2006

BCD

Pazar sabahları hep aynı saatte kalktığımı bilmemin tek sebebi, tahmin ettiğiniz gibi etrafımdaki saatler, alarm veya telefonum değil… Çok alakasız bir şey: “Big Cat Diary”. Read the rest of this entry »

girizgah

March 31st, 2006

hoşbulduk.
bu satırları okuyorsanız, asıl “berzah”a gitmek için biraz daha vaktiniz var demektir.
bu vakti olabildiğince iyi geçirmek için ne zamandır niyetlendiğim “düşündüklerimizi yazalım artık” fikrinin üzerine bugün bir adım atmış olmaktan çok memnunum…
ayrıca aklıma gelen bin tane apayrı şeyi buraya kusacağım için de ayrı bir memnuniyet duyuyorum.
herkese iyi günler dilerim.