Yaşlı adam, elinde eski, kenarları sararmış teksir kağıdına basılı bir kitapla geldi, yolun ortasında durdu. Sayfalar eskimekten kurumuş, sertleşmişti. Rüzgar adamın ak saçlarını uçuşturuyordu. Adam elindeki kitabı uzatıp “İşte bu sayfadakini okuman lazım,” dedi. Eski yazı. Kur’an gibi. Osmanlıca-Farsça-Arapça karışımı bir sayfa… Öğretmek için önce cümleyi kendi okudu, sonra da tekrar ettirdi. Gırtlaktan gelen, keskin, kalın, titreten kelimeler ve sesler… Ürpertici.
Yaşlı adam bir de tabanca çıkardı. O da eskiydi. Uzun namlulu altıpatlar. Beriki alıp cebine koydu. Sorgulamadı bile. Tabancaya ve bu eski cümlelere ihtiyacı vardı galiba… Sonra bir an yaşlı adamın orada olmadığını fark etti ve cebine koyduğu tabancadan emin olmak istercesine, cebini yokladı. Sonra kitaba baktı. Yapması gerekenleri bir bir aklından geçirdi. Hala yolun ortasındaydı.
Derin bir nefes alıp arkasına döndü.
Dev bir tren, korkunç bir hız… Trenin önünden kaçan rüzgar, gözlerini yaşartmıştı… Ve düşman, lokomotifin en önünde, camdan kendini gösterdi. İnsandı. Ama öyle olmadığını söylemişti yaşlı adam. Buradan değildi, gitmeliydi.
Kitabı açtı. Rüzgar vurdu… Hem yüzüne, hem kitaba. Sayfayı açık tutmak zordu. Cümleyi okumaya başladı. Medeniyetin doğduğu yerin alfabesi, insan sesinin doğduğu yerin hırıltısıyla kendi kulaklarında bile bambaşka çınlıyordu… Nikriz ilahi misali… Trendeki hiddetlenmişti.
Cümle virgüle geldi, durdu. Tren dondu, zamanla birlikte… Son hece ağlama sonrası hıçkırığı gibi çıkmıştı. Sesin gücüyle sarsılıyor gibiydi.. Yapması gerekenler aklına geldi. Zorla gözlerini kitaptan trene kaldırdı. Trendeki, hışımla yanan gözlerini kitabı tutanı öldürme niyetiyle kısmıştı.
O gözlerin gördüğü ise doğrulan namlu ve kaldırılan horozdu… BAM! Kurşunun tiz bir çıtırtıyla camda ufacık bir delik açmasıyla, pis bir kemikli et sesiyle insan olmayanın alnına girmesi aynı anda oldu.
Ateş eden, tabancasını indirdi. İlerleyerek trene çıktı. Ceset ayaklarının ucundayken, cümlenin son kelimesini telaffuz etti. Kelime ağzından duman gibi çıkmıştı.
Okuduğu sayfayı yırtıp cesedin göğsüne bıraktı ve dönüp trenden indi.
Cesedi ve treni arkada bırakmış, ilerliyordu. Telefonu çaldı.
Arayan, insan olmayandı.
Açtı… Karşısındaki “Vay be,” dedi.
7 Mayıs 2008 gecesi gördüğüm rüyadır.