Ex Oriente Lux

October 30th, 2008

2000’lerde petrol ve gıda fiyatlarındaki artış dünyayı kaygılandırmasına rağmen ülkemizde çok önemsenmemişti. Ancak bütün dünyanın birden petrolün yanısıra mercimek ve bulgurdan bahsetmesinin arkasında yatan sebep Çin, Hindistan ve Rusya gibi hacmi her zaman dünyayı korkutmuş ülkelerde artan ekonomik hareketliliğin “daha fazlasına” ihtiyaç doğurmasıydı. Bu büyük ülkelerde ortaya çıkan temel tüketim maddelerine olan talep, diğer ülkelere de kısa zamanda sıçradı ve 2000’ler, bütün dünyada temel tüketim enflasyonunu yaşadı…

Bununla birlikte Amerika ve Birleşik Krallık gibi bazı gelişmiş ülkeler, yiyecek fiyatlarındaki artışla birlikte ve bunun sonucunda başka bir olayla yüz yüze geldiler: Borçlanma. İnsanlar artık her şeyi borçlanarak almaya başlamıştı ve görünüşe göre bu serbest piyasa ekonomisi için çok güzelbir şeydi… Nasıl olmasın ki? 3 lira maaşı olan bile 100 liralık araba ve ev alabiliyor, aslında ait olmadığı bir sınıf gibi harcayıp milyonlarca taksitle geri ödeme yapıyor ve bu da üreticinin yüzünü güldürüyordu.

Paranın ve ticaretin somuttan soyuta döndüğü bu dönem (çok araştırmasam da) sanırım bir şeyin verilip karşılığında bir şeyin verildiği dönemin (binlerce yıl) sonu oldu ve hayali ticaret başladı. Olmayan paralar, olmayan borçlar, kimsenin görmediği ama sahip olduğu fonlar, vs vs… ve bu “soyut şeylerin ticareti” kendine finans dünyasında bir isim buldu: Ghost Financing (Hayalet Finans).

Ve bu borçlanma durumu şahıslardan çıkıp şirketlere sıçradı… İşin en basit olay örgüsü şu aslında: 1000 dolar maaş alan Amerikalı biri, 300.000 dolara mortgage ile bir ev alıyor, taksitleri ödemekte zorlanınca bu evi satmaya kalkıyor, eve kimse 300.000 dolar vermeyip, satmak isteyenin çaresizliğinden faydalanmak için çok düşük fiyatlar önerince, mortgage sahibi bankaya gidip, ben bu işten vazgeçtim, kes diyetimi diyor ve sözleşme gereği anahtarı teslim ediyor… Ve yıllarca süren bir para akışını garantilediğini sanan banka da geriye 300.000 dolar almayı düşünürken para yerine anahtarı alınca o 300.000 doları telafi etmek için evi daha ucuza satılığa çıkarıyor, ama kimse almıyor… Ve böylece giden paranın yeri dolmuyor, kasalar eriyor… Kasalar eridikçe finansman desteğine ihtiyç artıyor, sağda solda kısa vadeli yüksek gelir amaçlayan, risk odaksız “Ghost Financing” şirketlerine bel bağlanıyor, onlardan tahvil, bono ve kredi çekiliyor, ama yerine konulamayıp iflasını istiyor….

Böylece, herkesin herkese borç verdiği küresel dünya, hep birlikte batmaya doğru dört nala koşuyor… Arada İzlanda’ya ne oldu derseniz:
Diğer büyük ekonomi hacimlerinin yanında gayet mütevazı kalan bir İzlanda ekonomisi neden bu kadar gündem yaratıı sorusunun cevabı aslında İzlanda’daki finansal işlem hacminin %70 civarında bir oranının yabancı olması… Dışarda fırtınalar kopup art arda iflas bayrakları göndere çekilince paraya ihtiyacı olan dış kaynaklı firmalar bu küçük ülkeden bütün yatırımlarını çekince, büyük bir dalga yarattılar, olan bu aslında…

Şu harcama ve borçlanma mevzuuna dönmek istiyorum… ülkemizde hane halkı borçlarına bakıldığında kişiler bazında borçlanma oranımızın %28’lerde seyrettiğini görüyoruz… Yani Türkiye’de ortalama olarak insanlar kazandıkları paranın %28 daha fazla miktarda bir borca sahipler… Bu oran, dünyayı düşündüğümüz zaman yüksek değil… Çünkü bu oran Amerika’da %100 ve İngiltere’de ise %150… Mortgage sektörünün Türkiye’de o kadar da popüler olmamasının buna etkisi çok büyük tabii..

Ama bizde borcu arşa değen bambaşka bir sektör var, oraya bakalım…

Türkiye’nin özel sektörü, ülkemizde küresel krizden en çok etkilecek olan kesim olarak görünüyor. Birkaç ay öncesinin verilerine göre Türk özel sektörünün sahip olduğu para ile borcu arasında 74 milyar dolarlık bir fark var… Bunun da birkaç sebebi var: Birincisi Türk ekonomisinin 2000’lerde yüksek bir büyüme oranıyla seyretmesi, ikincisi de bu büyüme sonunda kendi ülkemizin özkaynakları yeterli gelmeyince, özel sektörün dışarıdan finansan desteğine ihtiyacının doğması.

Türkiye’nin dış finansmana bu kadar bel bağlayan başka bir sektörü olmayınca, özel sektör bu kadar borç altında olunca, ve şimdiki koşulları da düşününce, senaryo gözünüzün önüne gelmiştir diye tahmin ediyorum:
Sahip olduğu yabancı borçları döviz olarak geri ödemek zorunda olan özel sektör, krizin k’sini gördüğü anda Türkiye içindeki dövize saldırıp, kuru yükseltti. Ancak Türkiye’nin özkaynakları gibi, alınıp satılabilen dövizi de özel sektöre yetmeyecek ve özel sektör, eriyen Türk Lirası stoğunu ayakta tutabilmek için dış fnansmana yine ihtiyaç duyacak… Ancak bu sefer istediği parayı bulması o kadar kolay değil, çünkü dışarısı para arayan büyük açlarla dolu… Dışarıdan ihtiyacı olan desteği bulamayan sektör, bu sefer iç önlemlere başvuracak; ve tasarruf yapacak (ülkece yapabildiğimiz bir şey değil bu), tasarruf yapmak da en basitinden kolay elenbilir kalemlerden kurtulmak (reklam ve üst düzey giderler) ve arkasından personel azaltmak şeklinde hayat bulacak… Ve işte karşınızda nur topu gibi bir istihdam sorunu ve işsizlik oranı! E tabii işsizliğin artışıyla birlikte, bu sefer son tüketicinin (senin ve benim) cebindeki para kıymetli olacak, para harcanmadan önce iki kere düşünülecek… ve buyrun size nur topu gibi üretilenlerin tüketilmediği nur topu gibi bir durgun piyasa…
Ekonomimiz bir yandan işsizlik ve durağanlıkla boğuşurken, diğer yandan büyük yatırımcıları cezbedip canlılık yaratmak zorunda olacak…

Kimdir büyük yatırımcı? Kimdir özel sektörden daha büyük bir oyuncu? Tabii kamu sektörü… ve hükümet devreye girecek. İcratlar başlayacak, yollar yapılacak, köprüler kavşaklar meydanlar, yeni yeni bir sürü kamu hizmeti… Sebebi kriz esnasında özel sektörü canlandırıp piyasayı hareketlendirmek ve diğer yatırımcıların da takip etmesini sağlamak (Bundan bir önceki büyük küresel kriz esnasında bütün Japonya’nın karayolları ile döşendiği bilgisini de verelim hemen).

Bütün bunlar varsayımlar ve çıkarımlar bu arada… Olabilir de, olmayabilir de…

Ama asıl daha enteresan bir nokta, bütün bu manzaraya Türiye’den değil de, Ay’dan bakınca ortaya çıkıyor… Anlatayım:

Hala parası olan ve yatırım yapacak yer arayan unsurlar tabii ki (bolca) var. Bunlar özel veya kamusal olabiliyor. Ancak işin ilginci, kabaca son 300 yıldır ticaretin yapıldığı, döndüğü, kontrol edildiği ve merkezi olayı başaran Batı’da artık yatırım yapacak yer yok… Bunu dünyadaki bütün ciddi yatırıcılar biliyor (Dünyanın en büyük bankacılık markası olan HSBC’nin krizden burnu bile kanamdan çıkması, belki son birkaç senedir Doğu’da satın almaya başladığı yerel bankalardı) ve dünyanın sermayesi yüzyıllardan sonra tekrar Doğu’ya kayıyor…

Yükselen eğilim olan Doğu’ya yatırım, inanılmaz canlı Dubai piyasası; müthiş üretim performansı ve dolar rezervleriyle Çin; Ar-Ge konusunda kendisini aşan Hindistan gibi merkezleriyle kolay kolay yıkılmayacağa benziyor ve kalan parasına yatırım alanları arayan Batı, akın akın Doğu’ya geliyor.

Bir başka ironi daha yaşanıyor tabii… Herhalde bugünlerde Marx’ın Londra’daki kabrine kulağımız dayasak, içeriden kıkırdama sesleri duyup hemen fatihaya başlarız, çünkü kapitalizm ve tüketim odaklı politika, kendi kendini yedi bitirdi neredeyse…

Bunun en büyük ve en trajikomik kanıtı ise, serbest piyasa ekonomisinin bayraktarlığını, kapitalizmin sancaktarlığını yapan bir üke olan Amerika’da bankaların teker teker devletleştirilmesi, devletleştirilmek için yalvarmalarıdır…

Enteresan günler yaşıyoruz vesselam…

(Baştan okuyasım yok hiç… Kelime hatası, düşük cümle falan yaptıysam affola)

özlü sözlere harici destek

June 11th, 2008

Dostum Berk‘in “Özlü Sözler” serisini keyifle takip ediyorum. Karınca kararınca bir ekleme yapmak istedim. Ama kuralları biraz esnetip kendimden değil, Lamartine’den bir alıntı yaparak:

- Artık yaşamak için hiçbir istek duymuyorum!
- Bu, en eski yaşama biçimi…

s01e01

May 8th, 2008

Yaşlı adam, elinde eski, kenarları sararmış teksir kağıdına basılı bir kitapla geldi, yolun ortasında durdu. Sayfalar eskimekten kurumuş, sertleşmişti. Rüzgar adamın ak saçlarını uçuşturuyordu. Adam elindeki kitabı uzatıp “İşte bu sayfadakini okuman lazım,” dedi. Eski yazı. Kur’an gibi. Osmanlıca-Farsça-Arapça karışımı bir sayfa… Öğretmek için önce cümleyi kendi okudu, sonra da tekrar ettirdi. Gırtlaktan gelen, keskin, kalın, titreten kelimeler ve sesler… Ürpertici.

Yaşlı adam bir de tabanca çıkardı. O da eskiydi. Uzun namlulu altıpatlar. Beriki alıp cebine koydu. Sorgulamadı bile. Tabancaya ve bu eski cümlelere ihtiyacı vardı galiba… Sonra bir an yaşlı adamın orada olmadığını fark etti ve cebine koyduğu tabancadan emin olmak istercesine, cebini yokladı. Sonra kitaba baktı. Yapması gerekenleri bir bir aklından geçirdi. Hala yolun ortasındaydı.
Derin bir nefes alıp arkasına döndü.

Dev bir tren, korkunç bir hız… Trenin önünden kaçan rüzgar, gözlerini yaşartmıştı… Ve düşman, lokomotifin en önünde, camdan kendini gösterdi. İnsandı. Ama öyle olmadığını söylemişti yaşlı adam. Buradan değildi, gitmeliydi.

Kitabı açtı. Rüzgar vurdu… Hem yüzüne, hem kitaba. Sayfayı açık tutmak zordu. Cümleyi okumaya başladı. Medeniyetin doğduğu yerin alfabesi, insan sesinin doğduğu yerin hırıltısıyla kendi kulaklarında bile bambaşka çınlıyordu… Nikriz ilahi misali… Trendeki hiddetlenmişti.

Cümle virgüle geldi, durdu. Tren dondu, zamanla birlikte… Son hece ağlama sonrası hıçkırığı gibi çıkmıştı. Sesin gücüyle sarsılıyor gibiydi.. Yapması gerekenler aklına geldi. Zorla gözlerini kitaptan trene kaldırdı. Trendeki, hışımla yanan gözlerini kitabı tutanı öldürme niyetiyle kısmıştı.

O gözlerin gördüğü ise doğrulan namlu ve kaldırılan horozdu… BAM! Kurşunun tiz bir çıtırtıyla camda ufacık bir delik açmasıyla, pis bir kemikli et sesiyle insan olmayanın alnına girmesi aynı anda oldu.

Ateş eden, tabancasını indirdi. İlerleyerek trene çıktı. Ceset ayaklarının ucundayken, cümlenin son kelimesini telaffuz etti. Kelime ağzından duman gibi çıkmıştı.
Okuduğu sayfayı yırtıp cesedin göğsüne bıraktı ve dönüp trenden indi.

Cesedi ve treni arkada bırakmış, ilerliyordu. Telefonu çaldı.
Arayan, insan olmayandı.
Açtı… Karşısındaki “Vay be,” dedi.

7 Mayıs 2008 gecesi gördüğüm rüyadır.

geldim

May 5th, 2008

çok beklemişim. çok eklemişim.

“sarı öfke”

April 14th, 2006

Taksicilerin başına kötü bir şey gelince, gazetelerin şaşmaz manşeti bu oluyor.
Sabah uyku mahmurluğu ve yeni bir günün hızına alışma isteksizliği ile “Telefonum nerde?”, “Kulaklığı aldım mı?”, “Cüzdanı nerde bıraktım?”, “Saatimi takmış mıyım?”, gibi sırasını şaşırmayan ve can sıkıcı olduğunu düşündüğüm soruları kendime sorarken, asıl “can” sıkıntısının ne olabileceğini annemin anlattığı bir olayla anladım.

Taksici Hasan abi akrabamızdır. Sıcak yüzlü, yardımsever, saf derecesinde iyi niyetli bir adamdır. İki çocuğu var. İkisini de geceleri taksi şöförlüğü yaparak okutmaya çalışıyor… Aynı şeyi yapmaya çalışan binlerce kişiden sadece biri.

Müşterileri Hasan abiyi Halkalı çöplüğüne götürüp arkadan boğazına satır dayamışlar dün ya da ondan önceki gün… Hasan abi “Yapmayın,” demiş. Hepimizin diyeceği gibi. Sonra da napsın, eliyle satırı tutmaya çalışmış, eli kesilmiş.. Nasıl yaptıysa can havliyle elini kolunu keserek kurtulmuş, dışarı çıkıp koşmaya başlamış. İki kişi olan müşterileri peşinden koşmuşlar.. ve heyecanına, kalp çarpıntısına ve can korkusuna direnemeyip takati giden Hasan abiyi yakalamışlar. Bıçaklamaya başlamışlar. İçlerinden daha büyük olanı, genç olanına “Kalbine saplasana!” diye bağırıyormuş. Genç bir an duraklamış. Saplayamamış. Gitmişler.
Hasan abi şimdi hastanede. Bu kadar ayrıntıyı öğrendikten sonra “Şimdi nasılmış?” diyemedim.
Ha şimdi bunu buraya niye yazıyorum hiçbir fikrim yok. Belki de bıçaklayan gencin durakladığı o “an” hatırına… Evet ondan galiba.

değer

April 10th, 2006

“Bir insanın değeri, neyi aradığıyla ölçülür.”

Herkesi en az iki dakika bunu düşünmeye davet ediyorum.

Dünyanın Merkezindeki Lunapark (Kısım 2)

April 7th, 2006

Lunaparkın sevmediği, doğasına ters gelen birkaç şey vardır… Sofu insanlar (ki hikayeleri anlatılacak), beleşçi şoparlar (ki hikayelerine gülünecek) ve yağmurlu hava (aynen).
Daha önceki yazıyla, bu teslisten nefret eden kişileri biraz biraz tanıdınız… Şimdi de yüksek müsaadelerinizle geri kalan fantastikleri yazmak isterim. Read the rest of this entry »

Dünyanın Merkezindeki Lunapark (Kısım 1)

April 3rd, 2006

İlçemize lunapark geldiğinde ben lise 1. sınıftaydım.
Tamamı yatılı olan lisenin akşamları eve giden neredeyse tek öğrencisiydim (ki bu durumun sıkıntıları başka bir yazıyı hak ediyor).
Babam ne ara ve nasıl yaptı bilmiyorum ama, ben lunapark geldiğini öğrendiğimde, kendisi yazın harçlığımızı kazanacağımız güzel bir yer olarak bu lunaparkı seçmiş ve onunla görüşmeye gelen lunapark adamlarıyla konuşup işi ayarlamıştı bile. Read the rest of this entry »

BCD

April 3rd, 2006

BCD

Pazar sabahları hep aynı saatte kalktığımı bilmemin tek sebebi, tahmin ettiğiniz gibi etrafımdaki saatler, alarm veya telefonum değil… Çok alakasız bir şey: “Big Cat Diary”. Read the rest of this entry »

girizgah

March 31st, 2006

hoşbulduk.
bu satırları okuyorsanız, asıl “berzah”a gitmek için biraz daha vaktiniz var demektir.
bu vakti olabildiğince iyi geçirmek için ne zamandır niyetlendiğim “düşündüklerimizi yazalım artık” fikrinin üzerine bugün bir adım atmış olmaktan çok memnunum…
ayrıca aklıma gelen bin tane apayrı şeyi buraya kusacağım için de ayrı bir memnuniyet duyuyorum.
herkese iyi günler dilerim.