Erişkinlerin Dünyası Beni Yutuyor
August 1st, 2006“Benden bir ruhsuz yaratmayı nasıl başardınız?”
“Benden bir ruhsuz yaratmayı nasıl başardınız?”

Bir cüzamlı hissetmez. Bir cüzamlı dışlanır. Bir cüzamlı yavaşça çürür, dökülür. Bir cüzamlıyı kimse dinlemez. Bir cüzamlıyı ancak bir cüzamlı anlar. Hissetmediğinizi düşünün, dokunuşlar yok. İnsanlarla hiçbir iletişiminizin olmadığını, kendinizi anlatamadığınızı, kimsenin sizi anlamadığını…
Yaşamaya devam etmek için kalan tek seçenek umutlanmamak. Çünkü hayaller böylesi bir durumda ölümcül oluyor. İnsanları anlayabileceğinizi, insanların anlayabileceğini düşünüyorsunuz.
Tabii, içten içe en zehirlisinden, en güzelinden, elvan elvan hayaller kuruyorsunuz. Yaşamaya dayanamadığınız için kendinizi hayallerle öldürüyorsunuz.
Neden intihar etmiyorsunuz?
Barış’a uzun zaman önce yazdıklarımı okuttuğumda içe ve dışa dönüş açısından farklılıklarımızı belirtmişti, oldukça içe dönük bulmuştu yazdıklarımı.
İç dekorasyon üzerine düşünüyorum. Hoşlanmadıklarımı değiştirmek üzerine düşünüyorum, kuzenim Çağrı’nın önerisi üzerine Alain de Botton’un Statü Endişesi isimli kitabını okumaya başlamıştım. Herhalde 6-7 ay oluyor. Dağ gibi biriken, biriktirmenin faili ben olsam da bu şekilde anınca içimi burkan “yarım kalmış kitaplar” statüsüne çoktan girdi Statü Endişesi. Yine de endişelerimi azaltmakta, anti-depresanlardan daha başarılı olmuştu. (Gereksiz ek: Anti-depresanların, depresyon yaratması bana nedense sevinç veriyor, neşeleniyorum; hayat bu kadar komik ve boktan).
Şu günlerde en içten dileğim, Hacı Bayram Türbesi’nin önünde dilenebilmek. Bunu yapabilecek güce kavuşmayı arzuluyorum. Daha fazla uzatmadan, Statü Endişesi adlı kitaptan sevdiğim yerleri alıntılayayım. (Gerekli ek: Statü Endişesi’nin anlattıkları ile benim okuduklarım arasında çok büyük fark var, neşeme göre okuyorum.)
“… bir yargının bizim kendimize güvenimizi sarsabilmesi için yalnızca bizi kahretmesi yeterli değildir, aynı zamanda doğru bir yargı olması gerekir. İnsanlardan onay beklerken mazoşistik bir süreç içine girmekten kaçınır ve onların görüşlerinin gerçekten dinlenmeye layık olup olmadığını sorarız önce kendimize. İşte bu sorgulamanın sonucunda da bize sevgi göstermelerini beklediğimiz insanların zekalarını yakından inceleme fırsatı bulur ve aslında onlara yeterince saygı göstermediğimizi fark ederiz.” (s.143)
” ‘Yalnız ve yalnız bize ahlaklı ve erdemli bir yaklaşımı sergileyen, sağduyuyla ve akıl gücüyle hareket etmesini bilen insanları göreceğimize; gelenek göreneklerin etkisinde kalmayan, toplumun sahte nezaketinin gerektirdiği törenleri ve saçmalıkları es geçebilen insanlarla görüşeceğimize karar verdiğimizde; yani bir kez bu kararı verdiğimizde (zaten bu kararı vermezsek eğer, yaşamımızı salaklık, zayıflık ve kötü niyetle geçirmek zorunda kalırız), hemen hemen tamamını yalnız geçireceğimiz bir yaşamla baş başa kalırız.’ [Chamfort’tan alıntı]
Schopenhauer bu yalnızlık olasılığını seve seve kabul etti. ‘Dünyada tek bir seçim vardır: kişi ya yalnız olmayı ya da kalabalığı seçer’…” (s. 144-145)
Bunları okudukça, karmakarışık kafamda, nedametin harlı ateşi yanıyor.
Sınavdan yapıyorum bu girişi.
Öğrencileri kendi hallerine bıraktım. Yapmam gereken işler var, kendi halimde olmak amacım.
Lordi ile ilgili 3 soru sordum, toplamda 35 puan. Lordi herhalde bir telefon açıp teşekkür eder, karşılığında kendime kostüm istiyorum. Versin kostümü ben de Tayyip’le el sıkışacağım, hatta Sibel’le dilbirliği etmişçesine bir tutum sergileyeceğim.
![]()
Yazmayı istediğim bir Rastafar-I yazısı var. Umarım yazarım.
Efe’ye okulda çizgi roman üzerine seminer verdilmeli bu yaz!
Sözdizimim bir acaip.
İyi günner.
*
cehennemden gelen ek:
“..hiçten yaratmak olanaksızdır. yaratmak, sahip olunanların harcanmasıdır. her yapıt, yaratıcısını, değeri kadar eksiltir. Yaratarak yok olmak, hiçe ulaşmanın tek yoludur. hiç, yaratılmamış olandır. yaratılmamış olan mükemmeldir.”